U:Anılarımın üstünden metro inşaatı geçti abi. Acaba Alsancak’a da metro yaparlar mı?
A: Öyle ya, hazır geçmişken tam geçsin.
U: Anılarımı kazdılar abi, artık kampüs benim kampüsüm değil.
A: Senin kampüsündü sanki… Kampüsünü de gördük anını da. Hem artık senin anın değil, hiçbir zaman senin anın da olmadı, tamam mı?
U: Güzel günler bitiyor hep, neden-
A: Onlar güzel günler değildi, gelip geçici bir şeydi o kadar. Kendini kaptırmayınca hiçbir şey güzel değildir.
U: Güzel günlerdi onlar, kaptırmamış mıydım sanki kendimi? Artık güzel gelmiyor tabi. 365 gün geçmiş dile kolay, koca bir sene…
A: Bizim buralarda “Garpe Diyem” (Carpe Diem: Anı Yaşa) derler. Dün dündür bugün bugündür.
U: Öyle olmalı zaten… En azından şu an hissettiklerimle ancak günü yakalamayı savunabilirim.
Anı yaşa… İşte bu, diyalogdaki karakterimiz U’nun kişiliğine uymuyordu. U bağlantılara takmıştı, iğnenin ucundaki ipliğin rengine dikkat etmek, buradan iğnenin hangi renkteki sökük kumaşları dikebileceğini tahmin etmek, bu tahminler çerçevesinde bu sökük kumaşların hangi insanlara ait olabileceğini bulmak onun kişiliğindeydi. Bunları yaparken onu ezmek üzere olan kocaman otobüsü görmüyordu tabii. Ya da “Ben burdayııııım!” diye haykıran arkadaşını görmüyordu. Ve gerçek hayat mantıksız saçma sapan bir şey olduğu için ucunda iplik olan her iğne illaha da bir söküğü dikmiyordu. Keyfi misin iğnenin ipliğin? Sana ne, dikmez dikmez… Sen gününü gün etmeye baksaydın ya salak.
Devamını oku »
.png)




