Bunun Burada Ne İşi Var?
Dün şehre inmek için Sayın Menderes Türel’in zamanında Hafif Metro ...
Lise 1 in ilk günleri… Yeni hocalar ve tanışma fasılları. Hele hocaların en öndeki şanslı (!) kimse ondan başlayarak sırayla “Nerelisin?”, “Nereden geldin?”, “Nereye gittin?”, “Annen baban ne işle meşguller evladım?” şeklindeki ulvi soruları beni çileden çıkarırdı. Sıra bana gelene kadar stres olurdum. Hiçbir zaman sevmedim, sevemedim bu muhabbetleri. Sıra bana gelince “Annemden babamdan size ne!” diyesim gelirdi. Adımı söylerim ya da bana ait merak edilen ne varsa sorsun söylerim. Geri kalan laf olsun torba dolsun diye sorulmuş, bizim de ezbere söylediğimiz şeyler… Sonunda da yarışmacı arkadaşlara başarılar diyelim olsun bitsin.
Neyse ki üniversitede yok böyle şeyler. Gerçi bu durumun da iyi olduğu söylenemez. Vur deyince öldür gibi oldu. Adını bile sormuyorlar burada da. Kimse kimsenin umurunda değil kısaca ya da şartlar bunu gerektiriyor diyelim.
Nerede kalmıştık? Evet, Lise 1’in ilk günleri. Sanırım Cuma günüydü ve tanışmadığımız tek bir hoca kalmıştı. Hoca derse geldi. Ben yine tanışma muhabbetleri olacak diye stresliyken bir anda boşa stres yaptığımı fark ettim. Serap Hoca… Her zaman yaptığı gibi o gün de farkını koymuştu ortaya. Tanışma faslı sadece ben ve hoca arasında oldu. Yoklama yaparken isimleri okudu. Gözümün içine baktı ve gülümsedi. İşte bu kadar… Benim aradığım ve olması gereken de buydu. İlk görüşte sevmiştim hocayı ki bu yaşıma kadar en sevdiğim hocam oldu.
Herkesin ismini öğrendikten sonra genel olarak derste neler yapacağımızdan bahsetti. Kitabın ilk sayfasındaki konudan bahsetti biraz da. İkinci ders de ona aitti. Sınıfa geldi ve kâğıt çıkarın dedi. İçimden “Ee hocam kanımız ısınmıştı size oldu mu şimdi bu ilk dersten…” diye ben dâhil bütün herkes söylenirken, “Yazın 1. soru” diye konuşmaya başladı. İlk sayfadaki konudan bir soru geldi önce. 2. soru da “İlk dersin başında çantamdan çıkartıp masanın üstüne koyduğum kalemliğin rengi neydi?” O da nesi? Nerden bileyim? Dikkat etmedim ki, işim gücüm yok da ona mı dikkatimi vereceğim derken toplamaya başladı kâğıtları. Cevap olarak ne yazdığımı hatırlamıyorum. Zaten önemli olan da cevap değildi. Belki o an için kalemlik önemsiz bir ayrıntıydı ama anlatmak istediği de başkaydı. “Çevremizde olan bitene bakıp geçmek değil, esas olan gören gözlerle bakabilmek…” dedi ve bakmak ve görmek arasındaki farkları araştırmama neden oldu. Bunları okuyunca daha da etkilendim:
Bakmak bir göz hareketi, görmek bilinçli bir eylem.
Bakışta geçicilik, görüşte seçicilik vardır.
Bakmak en fazla tanımakla, görmek anlayıp kavrama ile sonuçlanır.
Bakınca sadece seyrederiz, görünce düşünür bir sonuca varırız.
Bakan kişi ezbere konuşur, gören sorgular ve kendi yorumlarıyla anlatır.
O gün bugündür, Serap Hoca’ya, hayata bakışına, tavrına, üslubuna hayran kaldım ve o gün eve gidene kadar çevremde ne gördüysem dikkatle baktım. İnceledim, gören gözlerle baktım. Ancak algıları bu kadar zorlamak da iyi değil bunu anladım.
Her şeyi kararında yapmak en güzeli. Gerektiği zaman gerektiği yerde…
Serap Hoca da bize farkındalığı anlatmaya çalışmıştı o gün. Sadece bakmak ve görmek arasındaki farkı anlatmak değildi amacı. Çevremizde olup bitenleri algılamak, onlar hakkında düşünmek, yargılamak, sorgulamak, körü körüne bağlanmamak… Bu noktada aklıma bir kitap geliyor. Hatta filmi de çekildi. “Ölü Ozanlar Derneği”. Kitabını da okudum, filmi de izledim. Serap Hocamı Robin Williams’ın canlandırdığı hocaya benzetirim hep. Öğrencilerine bir yol göstermiş, doğru bildiklerini, kendi kararlarıyla yapmalarını sağlamak için.
O gün sınıfta olan arkadaşlarım bu konu hakkında ne düşündü ya da ne yaptı bilmiyorum ama benim üzerimde etkisi vardı bu olayın. Anı yaşamayı ve yakalamayı öğrenmek. Zaten şeytan da ayrıntıda gizli değil midir? Gören gözler ile ayrıntıları gördüğümüz zaman istediğimiz başarıya da bir nevi kavuşmuş oluruz. En güzeli hayatı yakalamaya adım atmış oluruz.
Bakış açınıza giren ayrıntıları kaçırmadan, anı farkındalıkla yaşamanız dileğiyle…
Yazıyı bitirirken bu yazıyı UBenzer’de yazmamı sağlayan Umut’a kendi yöntemimle teşekkür etmek boynumun borcudur. Lisede arkadaşlarıma akrostiş yazardım, bu sebeple teşekkür yöntemim de akrostiş bir şiir olacaktır.
Uçak penceresinden bulutları izlerken bulursunuz belki O’nu
Belki de bir deniz kenarında, bir sandalyede oturmuş kendini dinlerken rastlarsınız
Evindedir belki… Bilgisayar başında ya da arkadaş ortamında
Nerede olduğunu tahmin bile edemeyiz belki bazen
Zor bir günse O’nun için, alıp başını gitmiştir belki bir yerlere
Elbet geri gelecektir dersiniz, hem de derdini anlattığı güzel bir yazıyla…
Rengarenk bir hayat, renk ahenk bir kişilik, nam-ı diğer UBenzer…
Utandım.
Twitler yükleniyor... 5 saniye sonra
Bıdı bıdı bıdı bıdı dıdı dıdı dudu dudu hıdı hıdı hödü hödü yüklüyoruz öhüm öhüm bıdı bıdı vs vs... 6 nanosaniye önce
Yüklenmenin geç olmasının sebebi ben değilim, Twitter API'sinin yavaş olması. Gudu gudu hıdı hödö büdü büdü... 25697 asır önce
Ha tabi bunları okumuşsan, bu sitenin çok gizli bir özelliğini bulmuşsun demektir. ;) Tebrikler. Bu "sürpiz yumurta"yı bulduğunu bana da haber verir misin? Tıkla! 6 dinazor önce
Gercekten güzel bir yazi olmus ve ilginc bir tespiti belirtmissin.
Ben de lisedeyken o tanisma fasillarindan nefret eder, gelip gecsin diye beklerdim.
Üniversitedeki ilk günümü de hic unutamiyorum. Ahmet Hoca’nin dersiydi (Ahmet Kasli, Algoritma ve Programlama 1). Dersin adini ilk duydugumuzdaki tepkimiz : “Alg… ne???” olmustu
Ondan sonra da hocamiz ders sonuna kadar bizi iyi bir bombalamisti. Dersten ciktigimizda cogumuzun tepkisi “Ne isim var lan burada!” seklindeydi
Hey gidi hey… Ahmet Hocamiz sayesinde gercekten cok sey ögrendik… Kendisine buradan tekrar tesekkür etmeyi bir borc bilirim…
şeydüü den ruhumuzu okşayan guzel bi yazı okumam icin gerekli olan süreyi bana tanıdıgı için tanrıya binlerce şukur ederim
Ha bu arada ehliyet sınavında şeydüü yü geçtigimi burada siz degerli arkadaşların huzurunda gururla belirtmek istiyorum
)