İnsan ilişkileri sadece günü yaşamak ve günlük düşünmek kadar basit değil. Eminim böyle gören, buna göre yaşayanlar vardır. Ama böyle olmamalıdır.
İnsanlar arası ilişkiler gerçekten çok hassas, kırılgan; bir o kadar da değerli ve önemlidir. Pazar günü (24.02.2008) bildiğim bu gerçeğin tekrar farkına vardım. İnsanlar arası ilişkiler cidden çok kırılgan. Karşımızdakine değer veriyorsak onu incitmemek için çok dikkatli olmamız ve akıllı adımlar atmamız gerekiyor. Öte yandan bu karşınızdakini hoş tutmak adına kendinizden taviz vermek anlamına gelmemeli. Eğer karşınızdakine değer veriyorsanız; bu, o sizi anladığı içindir. O halde şüphesiz onu incitmeden de olumlu olumsuz, onun hakkında ya da değil, tüm düşüncelerinizi rahatlıkla aktarabilirsiniz. Pazar günü benim için bunun bir sınavı yapıldı. Az daha sınıfta kalıyordum.
Ancak bir diğer açıdan bakarsanız, beni bu kadar bunaltan etkenler arasında işte o incitmek istemediğim değerli varlığın yaptığının neredeyse aynısının defalarca ve başka kişiler tarafından abartılacak derecede fazla defa ve abartılacak kadar fazla bir süre boyunca yapılmış olması da var. İşte sanırım tam da bu yüzden patladım ona. Yani mecburdu, mecbur olmasa beni ekmezdi. Bunu ben de biliyordum. Ama o kadar dolmuştum ki, sinirimi kusunca beni bırakmayacak birini hazır bulmuşken, affedersiniz hönkürdüm.
Bağırışlarım ona ve onun beni ekmesine değildi esasında, ama haliyle öyle anlaşıldı.
O kadar saçma, o kadar mantıksız, bir o kadar da embesilce hareketler oluyor ki şu hayatta; akıl sır erdirmek mümkün olmuyor. Onun için aklıma en çok takılan yanlarıyla arkadaşlık ilişkilerini, dostluk denilen şeyi, aşkı, “çıkmak” terimini, arkadaş-dost-sevgili çıkmazını ve buna benzer bazı şeyleri benim açımdan anlatmak şart oldu.
Ne zamandır Taslak olarak beklettiğim birçok yazıyı burada -en sonunda- birleştirebilecek gibiyim. Öte yandan bu kadar uzun bir yazıyı okumak için gerçekten beni, üslubumu ya da hayata bakış açımı seviyor olmanız gerekiyor sanırım.
İzninizle size çok değerli bir insanla aramızda geçen üç saatlik, hayat dersi olabilecek sonuçlara vardığımız bir yazışmanın kırpılmış halini okutarak başlamak istiyorum. Arkadaşım “İ” ile simgelendi. Ben de U’yum. Bu yazıda imla düzenlemeleri, düşük cümlelerin düzeltilmesi ve ıvır zıvır bazı yazıların kaldırılması dışında bir değişiklik yoktur. Arada bazı yerleri konu dışına çıktığı için kırpılmıştır ve oraları da “…” ile belirtmişimdir.
(22 Kasım 2007’yi 23 Kasım’a bağlayan gecedir.)
İ: Umut, Umut, Umut…
U: ?
İ: Naber?
U: Normal sayılır. Sen?
İ: Şöyle böyle. İçimde bir sıkıntı var ama anlamıyorum nedir.
U: Ne zaman başladı? Oradan gidip sıkıntıyı buluruz şimdi.
İ:Valla ne başı belli ne sonu desem…
U: Kafan bozuk kısaca.
İ: Evet. Bir memnuniyetsizlik, bir kanıksanmışlık, bir yadırganmışlık var üstümde.
U: Sana;
1. Büyük bir değişiklik (liseden üniversiteye geçmek gibi, köklü bir çevre değişimi mesela)
2. Sevecek birisi
3. Duygusuzlaşıp takmama yetisi…
Bu üçünden biri lazım bence.
İ: 2’yi istiyorum, 3’ü alıyorum.
U: Şimdi aslında üç kesin bir çözüm. Çünkü bir süre sonra kafanın bozuk olmasını da takmıyorsun. Ama uzun süreli sorunlar yaratıyor tabii.
İ: Evet.
U: İki en sağlıklı çözüm.
İ: Ona da evet.
U: Biraz (bayaaaa) bir zor bir çözüm ama…
İ: Çoooook zor.
U: Kolaylaştırmak için ne yapabiliriz dersen…
İ: Kolaylaştırmak için ne yapabiliriz?
U: Aslında benim örnek vermem komik olacak ama (kendim de bulamayınca)…
İ:Ver sen ver. Ben de sana akıl veririm elimden gelirse. Öyle bir kelim ki, merhem bulsam önce bir başkasına da veririm ben.
U: Demek ki bakış açımızı değiştirmemiz gerekiyor. Ya da davranışımızı… Bir yerde bir hatamız olmalı.
İ: Kesinlikle… de; bunları zaten biliyoruz. O hata nerede işte?
U: Ben bulamadım. Ha, bir tane buldum aslında: Birçok kişi baştan hoşlanıyor. Olaylar ona göre gelişiyor. Ben önce tanıyorum, sonra hoşlanıyorum. Bu da genelde arkadaşına âşık olmak diye yorumlanabiliyor ve haklılar da… Bu sorun yaratabiliyor.
İ: Ya işte o zor bir durum. Ama aslında senin yaptığında bir anormallik yok. Aksine, daha sağlıklı olma ihtimali yüksek.
U: Kesinlikle.
İ: Sonuçta arkadaş da desen baştan, kardeşin değil ya.
U: Ben tipine bakıp nasıl hoşlanayım ya da hoşlanmayayım…
İ: Kanka bile desem yani, sokarım kankama.Mesela benim bir tanıdık, şu anda bir zamanlar herhangi bir kız arkadaşı gibi görüştüğü bir erkek arkadaşıyla evli.
U: Bence de, arkadaşlıktan geçmek daha sağlıklı ve doğrusu o. “Go on a date” kavramı Türk kültüründe yoktu.
İ: Bunlar arkadaşlıkları devam ederken, başka insanlarla çıkıyorlar tabi, hatta birbirlerine anlatıyorlar falan, biliyorlar yani, seneler geçiyor, o kadar insan giriyor hayatlarına, bir şekilde anlaşamayıp bitiyor, ama bir bakıyorlar ki bunlar hep birlikteler hiç ayıramamış zaman onları. Madem bu kadar iyi geçinebiliyoruz neden sevgili olamayalım diyorlar ve haklı da çıkıyorlar. E bu evlilik kolay sarsılır mı şimdi?
U: Acaba sonunda böyle diyen bir çift, başlarda bir kez olsun akıllarından sevgili olma olasılıklarını düşündüler mi? Sence?
İ: O dediğim kişinin bana söylediği şey “Aklıma hiç böyle bir şey gelmezdi.”’ydi. Bence şöyle: İlk tanıştıklarında belki düşünmüştür taraflardan biri ya da ikisi de. Ancak zamanla o gözle görmemeye başlayıp arkadaşlığa kaymış olabilir. Ama en başında da görmemiş olabilir tabi. Bana kalırsa ilk ihtimal daha yüksek.
U: Sanki bence de… Tabi bu arkadaşlıkların aşka kayma olasılığı hoş olmakla beraber -ki gerçekten en sağlıklısı zaten- sonuçta onun kendi halini görüyorsun, gerek makyaj yapmamış, gerek duygularını gizlememiş, gerek kendi gibi davranmış… Ama bu arkadaşlık ilişkileri acayip hassas şeyler bir taraftan da. Hele topluluk (aynı ortam insanı) olunca, acayip büyük riskler var.
İ: Evet, haklısın ama topluluk falan dinlememek lazım. İki gönül birse gerisi yalan. Ama ikisi de bir olacak işte. Normal birini seversin ve onun da seni sevmesini, daha doğrusu seni sevdiğini anlamasını sağlayabilirsin ama arkadaşınken bu daha zor. İlkinde fikir katıyorsun, ikincide fikrini değiştiriyorsun. Çok daha farklı.
U: Ama ikisi bir olacak işte.
İ: İşteeee! Kilit nokta bu.
U: Bu olmazsa b.k olur affedersin…
İ: Bok.
İ:
U: Eğer ikisinden biri diğerinden hoşlanmıyorsa işler birçok açıdan b.k oluyor ve bu cidden birçok kişinin alamayacağı bir risk.
İ: Maalesef. Şu bile olabilir: İki taraf da aynı şey hissetmeye başlar, ama diğerinin hissetmediğini düşünüp ikisi de açılamaz. Daha da bir b.ka sarar.
U: Mesela ben risk olarak gördüklerimi söyleyeyim: Birincisi iki arkadaş aynı arkadaş çevresinde olur genelde. İşler b.ka sarınca eski hallerine dönemezler.
İ: Değişemezler de. Arada sıkışıp kalırlar. Arkadaşlığın bitmesi riski var.
U: Bitirmemeye kalksalar da bir şeyler değişir. Şöyle ki: Bu yazıda yazanlar olur.
İ: Çok doğru. Ama ne olursa olsun hiçbir şey içine atmaktan daha kötü olamaz.
U: Buna da şöyle bir çözüm bulunuyor: (daha doğrusu çözümememe) Tam arkadaşlık ortamı biterken söylemek ve böylece geç kalmak.
İ: Ne işe yarıyor bu?
U: Yani artık final; bitiyor, riskler azaldı, kaybedecek pek bir şey yok, git söyle tarzı.
İ: Anladım. O arkadaşlık ortamını bitiren ne peki? Başka bir sebep mi oluyor bu durumda?
U: Örnek: Lise 3 Mezuniyet. Aynı ortam, sevdiğin kız. Bitiyor artık. Ortam bitti, arkadaşlık grubu bitti. Çok da görüşemeyeceksiniz eskisi gibi. Ama söylersen ve karşılıklıysa o zaman görüşeceksiniz.![]()
Ama yok çıkmazsa ayrı dünyalara ayrıldığınız için karşılıksız olması çok koymayacak.
İ: Doğru.
U: Not: Bu yaşamımdan bir örnek değil ha. Ben söylememiştim.
İ: Tamam tamam.
U: Bence beklemek de yanlış. (Kendim de sıkça yapsam da.)
İ: Evet, olumlu bir sonuç olacaksa neden zaman kaybedesin ki… Ama Umut, sonucu bilse kimse beklemez.
U: Risk.
İ: Doğru.
U: O da cesaret gerektiriyor. Cesareti veren nedir? Sonuçta âşık olduğun arkadaşının da bir şekilde azıcık sana bir şeyler belli etmesi.
İ: Evet. O zaman zaten sorun yok.
U: Ya da en basitinden “Abi ya naber?” dememesi
İ:Evet.
U: Ve cesareti etkileyen iki şey daha: Birincisi kişiyi artık ne sıfatla gördüğün. Şöyle ki: “Ben artık onu arkadaşım olarak göremiyorum, arkadaşlığını kaybetmek bile bundan kötü olamaz, açılmalıyım.” eşiği. Ve ikinci etken: Önceki tecrübeler. Adam 10 defa açılmış önceden… 10′u da başarısız olmuş. E bu insan bu, açılmak için gerekli eşiği yukarı çekmez mi?
İ: Çeker.
U: Olay bu oluyor özetle.
İ: Birini sevmek zaten zor, bir de bu ekstra zorluk çıkarıyor.
…
U: Ben sevdiğini/hoşlandığını belli etme kısmına daha fazla önem vermemiz gerektiğini düşünüyorum.
İ: O insanın yapısıyla alakalı.
U: Sırf o yapı büyük kayıplara yok açıyor haberin olsun.
İ: Biliyorum.
U: Yapınsa değiştireceksin yapını.
İ: Ama bende o yapının alası var işte.
U: Değiştireceksiiin!
İ: Nasıllllll?
U: Valla bu yemek tarifi verilir gibi verilmez. Ne bileyim, normalde yapmadığın bir şey yap… …ki karşıdaki “Aaa, bu kişi bu tepkiyi ilk bana veriyor.” diye düşünüp kendisi özel hissedebilsin. En azından bu yaptığın aklında ufacık da olsa bir yer etsin.
İ: Akılda kalmak lazım evet orası doğru. Yani bir şekilde dikkat çekmeli.
U: Ya da şöyle düzelteyim. Aslında yapmak istediğin ama kendini son anda engellediğin tepkiler olabilir. Mesela sarılasın gelmiştir, ama son anda selamlaşmaya çevirirsin.
İ: Engelleme diyorsun.
U: Böyle kendini engellediğin oluyorsa at bir kenara.
…
İ: Bir de çok düşük bir ihtimal be Umut. Yani öyle birini seveceksin ki, o da bu kadar insanın içinde gelecek seni sevecek.
U: Ya o da doğru da, böyle deyince direk moral sıfır oluyor benim. Onun için kaç saattir demiyordum.
İ:
U: Nasıl devam etmemiz gerekir dersen; davranışlarımızda, düşüncelerimizde, giyim kuşamımızda, konuşmamızda… Yani her şeyde kimsek o olacağız. Rol yok, kendimizi engelleme yok. Doğrudan kendimizi tanıtacağız.
İ: Kesinlikle. Aksini yapamam zaten.
U: Aksi halde olumlu gelişen olaylar sonucunda yıllarca rol yapmak zorunda kalabiliriz ki o da kendimizi hiçbir zaman rahat hissedemeyeceğiz demek olur. İkincisi, hoşlandığımızda bunu bir şekilde belli edeceğiz. Bunun da ön şartı, hareketlerimizi kısıtlamamak.
İ: Evet.
U: Bu belli etme işini “Ben belli ettim ama o anlamadı.” demeyecek şekilde yapmalıyız. Karşıdaki farklı bir şey bekliyor, ya da farklı yorumluyor olabilir. Bu konuda karşımızdaki gibi düşünmeye çalışacağız. Özellikle de o hoşlandığımız kişi eğer yakın bir arkadaşımız ya da dostumuzsa, anlaması güçleşebilir, çünkü zaten çok yakınızıdır.
İ: Zoru başaracağız yani.
U: Evet ne yazık ki. Kolay yolu da var. “Go on a date.” Artık 1 ay, zorlarsan 1,5 ay sürer.Ne mi sürer? Buluş, o kafeye git, bu kafeye git, sinemaya git… Aha bu sürer. Onun için zoru başaracağız… Sanırım ikimiz de yanımızda bir yere götüreceğimiz eşantiyondan fazlasını bekliyoruz.
İ: Kesinlikle. Ben bir şeye bitecek diye başlamak istemiyorum.
U: Ben de günü kurtarmak istemiyorum.
İ: İşte biz bunu beklerken etrafımızdakilerin beklentileri çok farklı. Bakıyorum o kadar mutlular ki… Hak etmeyen onca insan. Ama onların yaşadıklarıyla ben mutlu olamam.
…
İ: Liseden bir arkadaşım lisenin sonunda bana bunu söyledi açık açık. Keşke bu kadar çabuk iyi anlaşmaya başlamasaydık şimdi benim kız arkadaşımdın dedi ve ben şok oldum tabi. O kadar da emin ki benim de onu o şekilde seveceğimden. Kız arkadaşımdın diyor.
U:Al işte en başa döndük. Arkadaşlar arasında hoşlanma olayına.
İ: Ve şu anda liseden tek görüştüğüm insan o. Mesela ortak arkadaşlarımız bana hep söylerdi. Seni bir başka seviyor anlamıyor musun diye, ben kondurmuyordum hiç. Belki ben de sevebilirdim. Bir ara hoşlanır gibi olmuştum hatta. Ama daha arkadaşlığımız başlamadan. Belli etseydim işte! Bir diğer konuştuğumuz nokta… Böyle olmayacaktı.
U: Arkadaşlığa sarmasaymışsınız olurmuş bu iş! Al işte üf şu arkadaşlık…
İ: Hep bir şeyler hissettim, adını koyamadım hiçbir zaman. Ve onun da hissettiğini biliyorum. Kız arkadaşları oluyordu. Ayrılıyordu, bana gelip ağlıyordu. Ben birine ilgi duysam, biri bana duysa, hoşlanmıyordu durumdan. Bu gibi şeyler bana hissettiriyordu işte.
U: Peki şöyle sorsam: Bu çocuk en sonda tutup da “Arkadaşlığımız bu kadar hızlı ilerlemeseydi…” falan filan yerine “Senden hoşlanıyorum.” dese ne yapardın?
İ: Hmm… Karşılık verirdim ben de. Her şeyi göze almış, arkadaşlığı kenara atmış bir şekilde karşıma çıksaydı ben de karşılık verirdim. Valla arkadaşlık neden sorun? Karşıdakinin tepkisini bilememek açısından. Yoksa ondan emin olsam ben arkadaştık falan dinlemem.
U: mesela o da arkadaşlığınızı bitirme riskini göze alamamış.
…
U: Ama sen hoşlanmıyordun diyelim. O bir daha gelip senle kolay kolay dertleşemez. Sen biriyle çıksan, ona rahatlıkla anlatmak istemezsin. Aranızda rahatsızlık verici bir soğukluk olur. Ve kopar gider…
İ: Kesinlikle. Arkadaşlık da biter.
U: Görüşmekten çekinirsin direk ya. (tecrübeyle sabittir)
İ: Ama zaten Umut, arkadaşa âşık oldun mu ya devam edecektir, sevdiceğin olarak, ya da etmesin arkadaş olarak. Ne kadar mutlu edebilir artık onun arkadaşlığı seni?
U: Direk etmez. Hatta o lütfen arkadaş kalalım dese, cidden dese bile, ben yapamam ve biter. Aynı arkadaş ortamındaysak büyük sorun yaratır, öyle geçer gider… (bu da tecrübeyle sabittir)
İ: Haklısın ben de yapamam. Tıpkı sevgiliyle ayrılıp arkadaş kalamayacağım gibi.
U: Evet, o da olmaz. Gidip açık açık konuşunca bir defa, bir şeyler değişiyor.
…
Bu kadarı yeterli olacaktır. Lütfen koyu yazdığım yerlerin üstünden beş defa gezerek, satır aralarını da okuyun şimdi.
Okudunuz mu? İnşallah…
“Karşındakini ne sıfatla görürsen gör, cinsiyetler farklı oldu mu herhangi bir anda bir b.kluk çıkması her zaman olasıdır.”
Güzel bir fikir çıktı, dedi ki: Arkadaşlığa götürme… Biriyle çıkmak için illa da ona âşık olman gerekmiyor. Çok az hoşlanıyorsan, boştaysan, onun da gönlü varsa, çık. Hoşuna giderse ileride zaten âşık olursun.
Sanırım “go on a date” diye tabiri bulunan yabancı kültürlerden etkilenmişiz. Keşke kıyamet kopsa da etkilenmeseymişiz.
Arkadaşlar! Birisiyle “çıkmak”, birisine bağlanmak; ona değer vermek demektir. Bu ciddi bir sorumluluktur. Bunu hiç tanımadığımız biri için almamız olmaz. İstesek bile yapamayız. Tabi siz her şeyi kısa ömürlü düşünen, sadece kafelere barlara giderken kolunuzu atıp, arada bir sarılıp öpüşüp koklaşabileceğiniz bir “giriş ve hava atma bileti” arıyorsanız size lafım yok, sizi takmıyorum. Ama diğer türlü sevginin varlığına inananlar, gerekirse sevdikleri uğruna canlarını tehlikeye atabilecekler, bu yolda biz ikimiziz diyebilenler, çiftleşmek yerine “tekleşmeyi”, tek bir yürekmiş gibi içten olmayı tercih edenlere benim sözüm. Doğru yoldayız arkadaşlar.
Eğer bir gün öyle değer vereceğimiz birinden karşılık alırsak onlar eşantiyonlarıyla (kız arkadaşları) gezerken biz Dünya’nın en mutlu insanları olacağız.
Uğrunda böyle şeyler düşünmek bir insan için şüphesiz kolay değil. En doğru insanı bulmak çok önemli. Eğer siz biriyle “çıkar” ve eğer hoşlanırsam devam ederim şeklinde düşünürseniz, diğer insanları eşit ölçüde tanıma fırsatı bulamaz, bir kişiye saplanıp kalırsınız. İşte bunun için ben (ve arkadaşım İ.) böyle bir sohbet yaptık.
Eğer aranızda sevgililiğe dair bir şey yoksa ikiniz de serbestsinizdir. İstediğinizi istediğiniz kadar tanırsınız. Herkes sizi etkileyebilir, sizden etkilenebilir. Eğer siz böyle bir ortamda, herhangi birisi varken yine O’na bağlanıyorsanız, işte o zaman bu sorumluluklar alınır.
Diğer türlüsünü de denedim, lütfen geviş getirerek yazdığımı sanmayın bu yazıyı. Sadece hoşlanıyor gibi olduğum bir kıza gittim çıkma teklifi ettim. Ama ederken şunu hissettim:
“Ya şimdi bu, teklifimi kabul etse nolcaaak, etmese noolcak. Ne üzüleceğim ne bozulacağım. Teklifimi kabul etse belki ortak bir konu bulmakta bile zorlanacağım, pek diken üstünde olacağım. Onunla olduğum her vakit kendimi ispatlama yarışına girmiş gibi olacağım. Peki, ne için? Hiç.”
Bu kadar değersiz, duygumsu şeyler için kişiliğimde saklı değerleri kirletemem ben. Böyle bir seviyede başlayacak ilişkiyi kabul edemem. Ha facebook’tan rastgele biriyle çıkmışım, ha bunla… Neredeyse aynı ve değersiz.
Bir noktayı daha belirtiyorum: Sevdiğiniz, âşık olduğunuz o biricik insanın yanında kendinizi rahat hissedersiniz. Eğer arkadaşlıktan (yani uzun süre tanışıklıktan) bir ilişkiye dönüşmüşse bu kendiliğinden olacak ve olması kesinlikle zorunlu bir şeydir.
Kazandığınız para arttıkça, genel müdürlüğe doğru ilerledikçe bunu yapmak daha da zorlaşacak. İnsanlar cüzdanınıza âşık olacak. Siz en 90-60-90’la bile evli olsanız, ondan nefret edeceksiniz. Cüzdanımı değil, beni sev, hayata bakış açımı, düşüncelerimi sev! Onun için böyle bir insanın rast geleceği zaman çok sınırlı ve gittikçe zorlaşıyor.
Konuyu biraz dağıtıyorum. Şimdi B olarak kısalttığım, yazının başında bahsettiğim o değerli şirineyle olan konuşmalarımız… Onu çok kötü kırdım, üstelik o masumdu, bunu hak eden birçok kişi vardı; ama ben onu kırdım. 
…
(Buradaki yazışmanın öncesinde B haklı olarak üzülmüştür ve ben hatamı fark etmiş, öküzlüğümün nedenlerini açıklamaktayımdır.)
B: Yani bile bile seni üzecek ya da kıracak bir şey yapmayacak insanlardan biriyim.
U: Öylesin.
U: B, sen orada anlattıklarımın tamamını üzerine alınıyorsun. Bunun nedeni de belli, çünkü tam lafın üstüne söyledim.
B: Eveeeet.
U: Hatalı bir şey yapmadın, isteyerek yapmazdın bunu da kabul ediyorum.
B: Ağlattın beni rezil seni. :k
U: Şimdi bir de benim açımdan bakalım mı olaya? Bakalım hadi. İzmir ahalisi içerisinde tanıdıklarımın çok ama cidden çok büyük bir kısmı benim için hayal kırıklığı oldu. Sen bunlardan birisi değilsin çok şükür. Ama o kadar çok kişi var ve cidden o kadar ummadığım kişiler ki birçoğu, kafayı yiyorum. Normalde sorun olmayacak şeyleri bu kadar büyük bir hayal kırıklığının etkisiyle sorun yapıyorum. Sen haklı olarak üzülüyorsun haliyle ve ben seni kırdığımı bile fark edemeyecek kadar bunalık oluyorum. Olan da şurada kalan sakat kalmış bir elin parmağını bile geçemeyecek kadar az sağlamarkadaşlıklardandostluklardan birinin zedelenmesi oluyor. Cidden benim için değerlisin ve kırdığım için özür diliyorum.
B: Ya umut arkadaşlık öyle kolay zedelenmez.
U: Zedeleniyor. Bu da tecrübe edildi.
B: Yani en azından seninle benim arkadaşlığım… Zedelenmiyoooor! Güçleniyor.
U: En ufak bir anlaşmazlık olmayacak. Eğer olursa anında giderilecek.
B: Peki.
U: Bilgi saklanmayacak. Eğer saklanırsa da söyleyemeyeceğini karşındakine söyleyeceksin. Samimiyet yok olmayacak. Samimiyet bitti, işte s.çtın.
B: Bilgi saklamak yok mu? 1-0 öndeyim şuan.
U: Evet anlatmadım. Ama kesin senin de anlatmak istemediklerin vardır şu anda.
B:
U: Hatta hislerime dayanarak %100 var diyorum. 1-1
B: Tabikide. Ama istersen dün ne yaptığımı anlatabilirim. Mesela şuan onu da anlatmak istemiyorum.
U: E o zaman anlatma.
B: Tamam.
U: Bak işte bunlar, yani tabi konusuna bağlı olarak, samimiyetsiz durumlar yaratabilir. Senin özelinse sende kalır. Canın isterse anlatırsın bana. Benim özelimse bende kalır. Canım isterse anlatırım sana.
B: Ben de senin için öyle düşünmüştüm, anlatmak istersen anlatırsın.
U: Ama ikimizden diğerini de ilgilendirme olasılığı yüksek bir olay varsa, ve bu olay anlatılmıyorsa, artık nedenleri tartışılır, bu samimi olmamaktır işte. Bu sorun yaratır. Ben bunu takarım, diğerlerini değil. Ha, kendi özelini benimle paylaşırsan gurur duyarım kendimle, demek ki yeterli güveni sağlamışım diye. Anlatmak seni rahatlatıyorsa ya da iyi bir öneri yapmışsam bu benim için + bir puandır. Ama diğer bahsettiğim, dört satır üstteki, işte o olmamalı diye düşünüyorum.
…
“İnsan düşündükçe mutsuzdur. Eğer ben her şeyi bu kadar derinlemesine düşünmesem, bu kadar takmazdım da, eminim. Öte yandan benim yaptığım doğrusu. Tanrı bize akıl vermiş. Sağolsun, verileri işleme yeteneğimiz var. Kusura bakmayın, ben bu yeteneğimi kullanırım. Hayata mal mal yaşamaya gelmedim. Azıcık sorgulamak, nedenleri keşfetmek lazım. Lütfen!”
Düşün düşün b.ktur işin demiş ya atalarımız… Gözlerinden öpüyorum onları ne de doğru demişler. Hayatta o kadar çok olasılık var ki, olayları tüm noktalarıyla kavrasanız bile sonucu tahmin edemezsiniz. İstediğiniz kadar iyi bir gözlemci olun elbet bir gün yanılacaksınız. Yaşadığım olayları tarafsız (duygusuz) bir terazide tartmaya çalışırım. Elimden geldiğimce objektif olmaya çalışırım ki, kimse olamaz objektif. Ben de olamıyorum. Her neyse… Bir gün içinde olan olaylara şöyle bir göz gezdirip, bu olaylarla bağlantı kurarak yarın ne olabileceğini tahmin etmeye çalışmak, yapabileceklerimi belirleyip aralarından benim için en iyi olanı seçmeye çalışmak, bunlar zor şeyler. Bir gün hesaplarsınız, ikinci gün birincisine bağlanır, sorun yok. Sonra üçüncü gelir… Ama son bulmaz. Sonsuz olasılıktan seçim yapamazsınız. Bu kadar düşündükten sonra hiç düşünmemekle aynı yere varmak size acı verir.
Hele bir de benim gibi kötümserseniz o zaman bu “olasılıkları gözden geçirme” olayı daha da fazla koyar. Aklınıza gelen tüm kötü senaryolar sizi kötü hissettirirken, iyi senaryolar için nasılsa olmaz bunlar diyebiliyorsunuzdur.
“Bir şeyin iyiliği belli olana kadar o şey kötüdür.” İnsanlar genelde bir olumsuzluk, kötülük görünceye kadar ilerledikleri yola umutla bakarlar. Bende ise tam tersi, ilerlerken olmayacak diye ilerlerim. Eğer olur da ileride bir umut ışığı yakalarsam o zaman umutlanırım.
Bunu kendime acı çektirmek için yapmadım. Hatta bu görüş insanın değiştirebileceği bir şey değil. Çok uzun vadeli kişisel bir gelişimin sonucu. Benim DNA’m gibi. Gerçek hayatta genelde her şey olumsuz bitiyor. Ben bunun için hayata “Bir şeyin iyiliği belli olana kadar o şey kötüdür.” felsefesiyle bakıyor olabilirim. Çünkü ben kendimi öyle yetiştirmişim.
Siz birisi “Naber?” diye sorarsa “İyi.” diyenlerden misiniz? Benim yaşadığım gün içinde iyi bir şey olmamışsa o gün iyi değildir. Siz iyimserler ise o gün kötü bir şey olmadığı sürece iyi dersiniz… Günümün “iyi” geçmesi için aslında “tek” bir şeyin yeterli olacağını ise çoğunuz bilmezsiniz. Çünkü o “tek” şey hiç olmadı.
“Ben en iyiyi beklemiyorum. Ama belirli şeyler bekliyorum hayattan, bunlar bana yetecek. Elde edemiyorum ve bazı şeyleri elde etmek için de yapacağım bir şey yok, denk gelmesi gerekiyor. E ben de çöldeki bedeviyim hayat da kutup ayısı affedersin.”
Yukarıdaki tırnak Y. ile simgeleyeceğim bir arkadaşımla yaptığımız sohbette yazdığım bir cümle. Hayattaki amacım mutlu olmak ve ölene kadar da mutlu kalmak. Mutlu olmak, ama cidden öyle devasa bir mutluluğa sahip olmak ki, gün içinde yapılan sağlam esprinin sağladığı kısa süreli “mutluluk kırıntıları” gibi olmayacak bir mutluluk…
Bu devasa mutluluğun üç değerli kaynağı olsa gerek. Bunların üçüne de sahip olursam bir gün eğer, o gün dünyanın en mutlu insanı ben olacağım. Eğer öyle bir gün olsaydı, siz de görebilseydiniz, benim zamanında bu güncedeki yazıların yarısını bile yazabileceğime inanmazdınız. Kötümserlerin önde gideni olduğumu söylesem katıla katıla gülerdiniz… İşte ben o kadar farklı biri olurdum. O halimin belki ufak bir yarısını Hazırlığın Dönem 1’inin en başlarında görenler ve hatırlayanlar vardır… Orada gördüğünüz gerçek bendim. Sanırsam “oldukça” mutlu olabileceğim kadar mutluydum. Bu sene sadece benden kalan bazı yıkıntılar ile yazışmaktasınız. Ve bunun geleceği de bu. yazışmaktaydınız.
Şimdi bu geleceği değiştirmenin neden benim elimde olmadığını inceleyelim. Bu konuda zamanında Y. ile yaptığım konuşmaların tarihçesi bana yardımcı oluyor. Aksi halde zamanında yumurtladığım güzel fikirlerin gecenin bu saatinde (4) aklıma gelmemesi kaçınılmaz.
Gerçekleşeceğine kesinlikle gönülden inandığım değerli mutluluk kaynaklarından ilki şudur: Hayalimdeki iş, zevkle çalışacağım bir meslek ve kazancım sayesinde rahatlıkla yaşayabilmem. Başarılı bir kariyer… Bunu başaracağıma inanıyorum. Allah’a şükür kafam özellikle Algoritmalara basıyor. Çok şükür ders çalışmayı da seviyorum. Yıllardır istediğim bölümdeyim. Yeteneğimin de olduğuna inanıyorum. (yorumu beni tanıyanlara bıraksam da) Onun için çalışıp çabaladıkça bir yerlere ulaşacağıma eminim.
Gelelim ikinci değerli mutluluk kaynağına… Gerçekten sevdiğim biri ile karşılıklı bir aşk. Evet, ben aşka inananlardanım. Yarını hesaplamayı düşünmeyip, dününü hemen unutan, yanında eşantiyon niyetine birini bulundurmak ve biraz da fiziksel ihtiyaçlarını gidermek için birileriyle “çıkmak” günümüzün anlayışı. Ama ben geri kafalıyım, kusura bakmayın. Ve ilişkilerin bir değeri, bir seviyesi olması gerektiğine inanıyorum. Aşk dediğin şeyin varlığına ve karşılıklı olması gerektiğine inanıyorum. Aşk’ın vücut ölçüsü ya da okuduğu meslek dalını sevme, ya da popülerliğine kanma olmadığına inanıyorum. Dostluğa dönüştürürsek konuyu, karşılıklı çıkarlardan daha fazlasına dayandırılması gereken bir kavram olduğunu düşünüyorum.
Acaba ben bir yüzyıl geriden mi gidiyorum?
Bir insana âşık olduğunuzu söylediğinizde o kişinin beynine âşık olmuşsunuzdur. Eğer bir insana âşık olmuşsanız, o zaten sizin için dünyanın en güzel kızıdır.
Hangi yüzyılda kaldığımı bulabildiniz mi? Bakalım ben bu değerlere inanan birini bulana kadar bulabilecek misiniz kaçıncı yüzyılda kaldığımı? Ben çölde bedeviyim, hayat da kutup ayısı. Eminim siz önce bulursunuz.
İkinci değerli mutluluk kaynağına ulaşabileceğime inanmıyorum. “Umut ışığı görene kadar imkânsızdır.” açısını “Elbet bir gün olur.” açısına tercih etmem, inanmamamın temel sebebi.
Yaşantımı bilen, beni yakından tanıyan ve yazıyı dikkatlice okumak zahmetini gösteren sevgili okurlarım: Sorarım size bir umut ışığı görüyor musunuz? Gelin size bir şeyler anlatayım.
Geçen sene bir umudum vardı. Bir ışık görmüştüm. Lise bitmiş, üniversite başlamış. Yeni bir şehir, yeni insanlar… Yeni bir sayfa açmanın en uygun vakti değil miydi? Açtım ben de. Her şeyi unuttum liseye dair. Sıfırdan başladım. İşte bu bir umuttur benim için. Bir umudumun olması da (hatırlayan hatırlar) ilk günkü hallerim gibi davranmamı sağlayan tek etkendi. Yeniden bir sayfa açıp üniversiteye ilk başladığım gün, kafamda geleceğe dair bir simülasyon kurduğumda mutlu sonla biten sonuçlar olduğunu da görüyordum. Sonra sağolsun bazı olaylar (bkz. Amaç yazısı) bu umutlarımı ve dolaylı olarak beni bir güzel yıktı. Üstüne bir de hayal kırıklığı ekledi. Artık bir çevrem olduğu için sıfırdan başlama şansım da kalmadı. Rakiplerim 1-0 öne geçmişti çoktan. Ve ben o ışığı bir daha göremeyen bir fosil olarak devam ediyorum.
Sanırım ikinci mutluluk kaynağı bana mutluluk vermek yerine, sürekli alan kaynak olarak tarihe kazınmış durumda.
Üçüncü değerli mutluluk kaynağı dostlar. B. ile yazıştıklarımıza bakın. Dostluğun ne kadar önemli olduğunu pişmanlığımdan anlayabilirsiniz. Bu bana büyük bir ders oldu. Ama karşımdaki bazı insanların da buna benzer bir ders alması çok önemli. Öyle kişiler var ki, mantığım çözemiyor bu işi, kafayı yiyip geceleri uyuyamamamın sebebi de budur. Sağolsun, beni uyutmayan bu insan “cidden” ne düşünüyor bilmek için neler vermezdim… Ama direk gidip sormak da bu kadar aylardan sonra biraz garip kaçacak. Hele de bu haftadan sonra.
Mart oldu neredeyse. Bu yaz hiç çekilmeyecek. 
Kısa bir hikâye, bir monolog.
- Bazen düşünüyorum da Ayşen, bütün bunların anlamı ne? Hepimiz; sen, ben, İnci, Çisem, Semih, Sarp neden şikâyet ediyoruz hiç düşündün mü? Hepimizin tek derdi yalnız olmak değil mi? Birini bulmaya çalışmıyor muyuz? Bazen düşünüyorum Ayşen neden çevremize iyi bakmıyoruz diye. Buradaki herkes benim “cidden” yakın arkadaşım. Zaten çok iyi anlaşıyoruz ve sizi tanıyorum. Ve bu yüzden bazen “biz arkadaşız” engelini anlayamıyorum. Kendime sormaktan vazgeçemiyorum: “Ne zaman uyanacağız? İlla geç mi kalmamız gerekiyor?”
Ne zaman biriyle tanışsam onu sizinle karşılaştırıyorum. Sizden iyi de çıkmıyor genelde. Bilirsin Şebnem… O çıkmıştı bir tek. Diyorum şimdi X yerine İnci olsa şöyle derdi, Ayşen olsa bunu beraber yapabilirdik vs. Ve kimi bulursam bulayım sırf şu “biz arkadaşız” engeline takıldığı için bir şeyler hissetmemek zorunda olduğum kişilere takılıp eleniyor. Yeterince zaman tanımadığımı düşünme lütfen o yeni tanıştığım kişilere… Onlarla da en az size bu kadar değer vermek için geçen süre kadar vakit geçirdim. Ama sonuç aynı olmuyor. Evet, siz bu kadar farklı, bu kadar iyisiniz. Ya da insanlar bu kadar kötü. Sizi tanıdığım için çok şanslıyım, öte yandan standartlarımı yükselttiğiniz için bir o kadar da şanssızım.
Bilemiyorum doğru mu düşünüyorum ama aklımdan uzunca bir süredir şu geçiyor: Biz bir gün uyanır mıyız? Aramızdan birinin diğerine anlatması gereken bir şeyler var mı?
Umut Benzer
Yazım aralığı: 24.02.2008 – 27.02.2008
Bitirme saati: 05.00
Geri izlemeler, başka sayfadan ya da başka sitelerden bu yazıya verilen bağlantıların bir listesidir. Bu kısım konu ile ilgili daha fazla yazı bulmanızda kolaylık sağlayacaktır.